Evvel zaman içinde, uzak dağların eteklerinde kurulmuş, çiçek kokulu, taş sokaklı, küçük ama çok güzel bir kasaba varmış. Bu kasabada sabahları horozlar öter, fırınlardan taze ekmek kokuları yükselir, akşamları da gökyüzünde yıldızlar gümüş gibi parıldarmış. Kasabanın en eski evlerinden birinde, güzel kalpli bir kız çocuğu yaşarmış. Bu kızın adı Lina’ymış.
Lina’nın saçları gece kadar koyu, gözleri sabah göğü kadar parlakmış. Ama onu gerçekten özel yapan şey ne saçları ne de gözleriymiş. Onu özel yapan, herkese karşı nazik olması, küçücük bir karıncayı bile incitmemesi, yaşlı komşularına yardım etmesi ve ne kadar üzülürse üzülsün kalbindeki iyiliği hiç kaybetmemesiymiş.
Lina küçükken annesini kaybetmiş. Annesi ona her gece uyumadan önce masallar anlatır, saçlarını okşar ve hep aynı şeyi söylermiş:
“Güzel kızım, dünyada en parlak şey altın değildir. En parlak şey, iyilik dolu bir kalptir.”
Lina bu sözü hiç unutmamış.
Bir süre sonra babası, yalnız kalmamak için başka biriyle evlenmiş. Yeni gelen kadın çok gösterişli kıyafetler giyer, büyük şapkalar takar, aynaya bakmayı çok severmiş. Onun da iki kızı varmış: Mina ve Rana. İki kız kardeş süslü püslüymüş ama kalpleri Lina kadar güzel değilmiş. Başta Lina’ya gülümsemişler, hatta birkaç gün onunla tatlı tatlı konuşmuşlar. Fakat kısa zaman sonra gerçek yüzlerini göstermişler.
“Bu odayı sen temizle.”
“Odunları sen taşı.”
“Çamaşırları sen yıka.”
“Mutfağı da sen toparla.”
Zaman geçtikçe Lina’ya evin hizmetçisi gibi davranmaya başlamışlar. Üvey annesi en güzel elbiseleri kendi kızlarına verir, Lina’ya ise eski, solmuş, yamalı giysiler bırakırmış. Mina ve Rana aynanın karşısında kurdelelerini düzeltirken, Lina mutfakta patates soyar, yerleri süpürür, sobaya odun taşırmış.
Evin mutfağında büyük, taş bir şömine varmış. Kış günlerinde ateş yanınca ortalık ısınır, odunların çıtırtısı sanki küçük bir şarkı söyler gibi olurmuş. Lina işlerini bitirdikten sonra çoğu zaman şöminenin yanına otururmuş. Bazen orada yorgunluktan uyuyakalırmış. Şömineden sıçrayan küçücük küller elbisesine bulaşır, ellerine, saçına, eteklerine sinermiş.
Bir gün Mina alay ederek gülmüş:
“Bakın şuna! Her yeri kül olmuş.”
Rana da kahkaha atmış:
“O artık Lina değil. Kül Kedisi! Çünkü hem küller içinde geziyor hem de mutfaktaki kediler gibi sessiz sessiz dolaşıyor.”
O günden sonra evde herkes ona Lina demek yerine Kül Kedisi demeye başlamış.
Ama Lina buna rağmen kalbini karartmamış. Mutfakta yaşayan minik kediler onun en yakın dostları olmuş. Biri bembeyazmış, adı Pamuk’muş. Biri griymiş, adı Duman’mış. Biri de turuncuymuş, adı Tarçın’mış. Lina onlarla konuşur, artık ekmekleri paylaşır, bazen de gece yıldızlara bakarken içini onlara dökermiş.
“Bir gün her şey değişecek mi sizce?” diye sorarmış Lina.
Pamuk “miyav” diye karşılık verirmiş.
Lina gülümsermiş.
“Ben de öyle umut ediyorum.”
Arka bahçede yaşlı bir armut ağacı varmış. Bu ağacı Lina’nın annesi küçük bir fidan iken dikmiş. Lina ne zaman çok üzülse bu ağacın yanına gider, gövdesine sırtını yaslar, gözlerini kapatırmış. Rüzgâr yaprakları salladığında sanki annesinin sesi gelirmiş:
“Sabırlı ol güzel kızım. İyilik asla kaybolmaz.”
Bir ilkbahar sabahı, kasabada büyük bir haber yayılmış. Saraydan gelen haberciler, kralın bütün kasabaya duyuru yaptığını söylemişler. Prens artık büyümüş, halkıyla tanışmak istiyormuş. Bu yüzden sarayda üç gün sürecek büyük bir Bahar Şenliği ve Işık Balosu düzenlenecekmiş. Kasabadaki herkes davetliymiş.
Mina ile Rana bu haberi duyunca sevinç çığlıkları atmış.
“Ben pembe ipek elbisemi giyeceğim!”
“Hayır, en güzel ben olacağım!”
“Prens beni görünce dans etmek isteyecek!”
“Önce beni görecek!”
Üvey anne de onlardan aşağı kalmamış:
“Kızlarım, bu balo hayatınızı değiştirebilir. En zarif, en gösterişli, en dikkat çekici olan siz olmalısınız.”
Günlerce sadece balodan konuşmuşlar. Hangi tokayı takacaklarını, hangi ayakkabının daha parlak olduğunu, saçlarını nasıl toplayacaklarını uzun uzun tartışmışlar. Bütün hazırlıkları ise yine Lina’ya yaptırmışlar.
“Bu elbiseyi ütüle.”
“Şu kurdeleyi dik.”
“Ayakkabılarımı parlat.”
“Saç tokamı bul.”
“Yelpazemi temizle.”
Lina sabahtan akşama kadar çalışmış. Dikiş dikmiş, kurdele bağlamış, ayakkabı parlatmış. Yorgunluktan elleri kızarsa da hiç şikâyet etmemiş. Çünkü içinde küçücük de olsa bir umut varmış. Belki, belki o da baloya gidebilirmiş.
Bir akşam cesaretini toplayıp üvey annesine sormuş:
“Ben de baloya gelebilir miyim? Uzaktan izlesem bile yeter.”
Üvey annesi önce şaşkınlıkla bakmış, sonra dudaklarını büzüp soğuk bir sesle konuşmuş:
“Sen mi? Bu kıyafetlerle mi? Küller içinde saraya mı gideceksin?”
Mina ile Rana kahkahalara boğulmuş.
Rana,
“Belki mutfağın köşesinde oturup kedilerle dans edersin,” demiş.
Mina da,
“Prens seni görünce seni değil, elbisendeki kül lekelerini fark eder,” diye eklemiş.
Lina başını eğmiş. Ama yine de pes etmemiş.
“Eski elbisemi temizlerim. Saçlarımı tararım. Çok uslu dururum.”
Üvey annesi bir an düşünür gibi yapmış. Sonra önündeki mercimek, nohut ve pirinç dolu üç büyük kabı işaret etmiş.
“Peki,” demiş. “Bu üç kabın içindekileri sabaha kadar tek tek ayırırsan, belki gelmene izin veririm.”
Bu iş neredeyse imkânsızmış. Ama Lina yine de kabul etmiş. Gece boyunca mutfakta yere çömelip mercimekleri, nohutları ve pirinçleri ayırmaya başlamış. Gözleri ağırlaşmış, sırtı ağrımış, elleri yorulmuş. Tam umudunu kaybetmek üzereyken pencerenin önünde tanıdık sesler duymuş.
“Miyav!”
“Cik cik!”
“Fır fır!”
Bir bakmış, kedileri Pamuk, Duman ve Tarçın gelmiş. Onların ardından bahçedeki serçeler, güvercinler, hatta sincaplar bile mutfağın açık penceresinden içeri bakıyormuş. Sanki hepsi Lina’ya yardım etmeye gelmiş.
Pamuk patiğiyle mercimekleri bir yana itmiş.
Duman nohutları toplamış.
Serçeler gagalarıyla pirinçleri ayıklamış.
Sincaplar küçük pençeleriyle taneleri düzenlemiş.
Kısa süre içinde bütün taneler tek tek ayrılmış.
Lina hayretle gülümsemiş.
“Bana yardım ettiniz!”
Tarçın kuyruğunu sallamış. Sanki “Elbette, sen hepimize yardım ettin, şimdi sıra bizde,” der gibiymiş.
Sabah olduğunda Lina kapları göstermiş. Her şey kusursuz şekilde ayrılmışmış. Fakat üvey annesi verdiği sözü tutmamış.
“Olmaz,” demiş sertçe. “Saray sana göre değil. Evde kalıp işleri bitireceksin.”
Sonra Mina ve Rana’yı alıp baloya gitmek için hazırlanmış. Parfüm kokuları, ipek eteklerin hışırtısı ve yüksek topuk sesleri arasında kapı kapanmış. Ev sessizleşmiş.
Lina bir süre kapının önünde durmuş. Gözlerinden iki damla yaş süzülmüş. Sonra mutfağa dönmüş, ağır adımlarla şöminenin yanına oturmuş. Pamuk gelip kucağına kıvrılmış. Duman ayaklarının dibine yatmış. Tarçın da omzuna sürtünmüş.
“Ben de bir kez olsun güzel bir gece görmek istemiştim,” diye fısıldamış Lina. “Çok mu şey istedim?”
O sırada dışarıdan yumuşacık bir rüzgâr esmiş. Mutfak penceresi hafifçe aralanmış. Bahçedeki armut ağacının yaprakları hışırdamaya başlamış. Lina bunu fark edip gözyaşlarını silmiş ve dışarı çıkmış.
Ay gökyüzünde kocaman ve parlakmış. Bahçe gümüş renkli bir ışıkla yıkanmış gibi görünüyormuş. Lina annesinin ağacının yanına gitmiş. Gövdeye elini koymuş.
“Anne,” demiş sessizce. “Bugün çok üzgünüm.”
Tam o anda ağacın dalları ışıldamaya başlamış. Önce küçük bir parıltı belirmiş, sonra yüzlerce ateş böceği gibi altın ışık etrafa yayılmış. Rüzgâr tatlı bir çiçek kokusu taşımış. Lina şaşkınlıkla geri çekilmiş.
Ağacın arkasından, gümüşe benzeyen ışıltılı bir pelerin giymiş, yüzünde sıcacık bir gülümseme taşıyan yaşlı bir kadın çıkmış. Saçları ay gibi beyaz, gözleri bahar sabahı kadar canlıymış.
“Merhaba, güzel kalpli çocuk,” demiş.
Lina ürkekçe,
“Sen… kimsin?” diye sormuş.
Kadın gülümsemiş.
“Ben bu bahçenin eski dostuyum. Senin annenin dualarını, senin de gözyaşlarını duydum. Beni bazıları peri nine diye bilir.”
Lina şaşkınlıktan ne diyeceğini bilememiş.
“Gerçekten peri misin?”
“Masallarda anlatılan türden olabilir,” demiş kadın göz kırparak. “Ama unutma, sihir en çok iyilik dolu kalplerde çalışır.”
Peri nine elindeki ince değneği havaya kaldırmış. Önce Lina’nın üzerindeki yıpranmış elbiseye dokunmuş. Birdenbire kül lekeleri parıldamaya başlamış. Elbise gri küllerden doğan bir sabah bulutu gibi yumuşacık bir renge dönüşmüş. Eteği gümüş işlemelerle süslenmiş, kollarına minik inci gibi düğmeler dizilmiş. Saçlarına ışık gibi parlayan zarif bir taç yerleşmiş. Eski ayakkabıları da ay ışığı kadar parlak, cam gibi şeffaf ama çok rahat pabuçlara dönüşmüş.
Lina hayranlıkla elbisesine bakmış.
“Bu… bu gerçekten ben miyim?”
Peri nine gülmüş.
“Evet. Çünkü güzellik yalnızca dışarıdan gelmez. Senin içindeki iyilik şimdi görünür oldu.”
Sonra peri nine etrafa bakmış.
“Fakat saraya yürüyerek gidemezsin.”
Bahçedeki kocaman turuncu balkabağını işaret etmiş. Değneğini bir kez sallayınca balkabağı altın süslemeli, pencereleri yıldız desenli, minik ama görkemli bir arabaya dönüşmüş. Bahçedeki dört fare de bir anda bembeyaz, zarif atlara dönüşmüş. Duman, Pamuk ve Tarçın ise kırmızı yelekli, sevimli arabacılara değil ama arabanın etrafında koşturan neşeli yol arkadaşlarına dönüşmüş gibi görünmüşler; yine de sonunda kediler haliyle kalmışlar, sadece boyunlarında minik mavi kurdeleler belirmiş.
Lina şaşkınlıktan ellerini ağzına götürmüş.
“Bu kadar güzeli nasıl olabilir?”
Peri nine bu kez biraz ciddileşmiş.
“Her sihrin bir kuralı vardır. Gece yarısı olmadan saraydan ayrılmalısın. Saat on ikiyi vurduğunda bütün sihir bozulur. Elbisen eski haline döner, araba balkabağı olur, atlar yine fareye dönüşür.”
Lina hemen başını sallamış.
“Söz veriyorum. Gece yarısı olmadan döneceğim.”
Peri nine yanağına sevgiyle dokunmuş.
“Git şimdi. Ama unutma, seni özel yapan şey elbisen değil. Kalbindeki ışık.”
Lina arabaya binerken yüreği sevinçten kuş gibi çırpınıyormuş. Tekerlekler taş yolda sessizce ilerlemiş. Kasabanın lambaları geride kalmış, sarayın kuleleri uzaktan parlamaya başlamış. Saraya yaklaştıkça müzik sesleri duyulmuş: kemanlar, flütler, hafif davullar… Her yer ışıl ışılmış.
Sarayın büyük kapısından içeri girdiğinde herkes dönüp ona bakmış. Çünkü salondaki kızların pek çoğu gösterişliymiş ama Lina’nın yüzünde bambaşka bir şey varmış: sıcaklık, nezaket ve içtenlik.
Prens Arden, salonun diğer ucunda misafirlerle konuşuyormuş. O da kalabalığın dönüp baktığını görünce merakla başını çevirmiş. Lina’yı görünce bir an sessiz kalmış. Ama onu etkileyen şey sadece elbisesi değilmiş. Lina’nın etrafa bakarken gözlerindeki hayranlık ve alçakgönüllülükmüş.
Prens ona yaklaşmış ve hafifçe eğilmiş.
“Bu güzel geceye hoş geldiniz. Sizinle dans edebilir miyim?”
Lina biraz utansa da gülümsemiş.
“Elbette.”
Müzik başlamış. İkisi salonun ortasında dönmeye başlamışlar. Lina hayatında ilk kez böyle büyük, böyle parlak bir salonda dans ediyormuş. Ama şaşırtıcı biçimde hiç korkmamış. Çünkü prens onunla kibirli değil, dostça konuşuyormuş.
“Daha önce sizi burada görmedim,” demiş prens.
“Ben de daha önce saraya gelmedim,” demiş Lina.
“Bu geceyi nasıl buldunuz?”
“Bir rüyanın içine düşmüş gibiyim.”
Prens gülmüş.
“İnsan bazen en güzel rüyalara tam da en umutsuz hissettiği günlerde kavuşur.”
Lina bu söze şaşırmış. Çünkü prensin de sözleri yumuşak ve düşünceliymiş. Biraz sonra birlikte balkon tarafına yürümüşler. Bahçede fıskiyeler parlıyor, güller gece kokusu yayıyormuş.
Prens sormuş:
“En sevdiğiniz şey nedir?”
Lina düşünmüş.
“Sanırım… birine yardım edebilmek. Bir de yıldızları izlemek.”
Prens gülümsemiş.
“Ben de sarayın duvarlarının dışındaki gerçek hayatı öğrenmeyi severim. İnsanların neye sevindiğini, neye üzüldüğünü bilmek isterim.”
Lina o anda prensin yalnızca bir taç taşıyan biri olmadığını anlamış. O da iyi kalpliymiş.
Bu sırada Mina ve Rana, salonun köşesinden kıskanç gözlerle bakıyormuş.
“Bu kız kim?”
“Nasıl bu kadar güzel olabilir?”
“Prens neden onunla ilgileniyor?”
Üvey anneleri de onu dikkatle süzmüş ama Lina’yı tanıyamamış. Çünkü kendi evlerinde küller içinde gördükleri kızla karşılarındaki zarif genç kız arasında dağlar kadar fark olduğunu sanmışlar.
Gece ilerledikçe Lina birkaç kez daha dans etmiş. Fakat yalnız prensle değil, yaşlı bir kontesle sohbet etmiş, küçük bir prenses çocuğunun düşen mendilini alıp vermiş, korkup ağlayan küçük bir uşağı sakinleştirmiş. O salonda bulunan herkes, onun ne kadar nazik biri olduğunu fark etmeye başlamış.
Bir ara mutfak görevlileri büyük tepsilerle tatlılar getirirken küçük bir hizmetçi sendeleyip düşecek gibi olmuş. Lina hemen koşup tepsiyi tutmuş.
“Dikkat et,” demiş yumuşakça. “İyi misin?”
Küçük hizmetçi minnetle bakmış.
“Teşekkür ederim.”
Bunu uzaktan gören kraliçe, krala dönüp fısıldamış:
“Bu genç kızın yüzü kadar kalbi de güzel.”
Kral başını sallamış.
“Gerçek asalet bazen taçta değil, davranıştadır.”
Tam o sırada sarayın büyük saati bir çan sesiyle on bire üç çeyrek olduğunu bildirmiş. Lina’nın kalbi hızla çarpmaya başlamış. Vakit geçiyormuş.
Prens onun yüzündeki değişimi fark etmiş.
“Bir şey mi oldu?”
Lina hafifçe gülümsemiş.
“Yakında gitmem gerekecek.”
Prens şaşırmış.
“Bu kadar erken mi? Gece daha yeni güzelleşiyor.”
Lina cevap vermemiş. Çünkü sihri açıklayamazmış. Son bir dans daha etmişler. Müzik yavaşlamış, salonun ışıkları altın gibi parlamış. Fakat sonra sarayın büyük saati bir kez daha vurmuş: ilk on ikiye giden uyarı çanı.
Lina telaşlanmış.
“Gitmem lazım!”
Prens onun peşinden seslenmiş:
“En azından adınızı söyleyin!”
Lina merdivenlere doğru koşmuş. Eteği hafifçe savrulmuş, ay ışığı gibi pabuçları mermer basamaklarda parlamış. Tam sarayın kapısından çıkarken saat on ikiyi vurmaya başlamış.
Birinci çan…
İkinci çan…
Üçüncü çan…
Lina bahçeden geçip koşarken elbisesinin ışıltısı sönmeye başlamış. Arabaya yetişmeye çalışırken bir ayağındaki cam pabuç merdivende ayağından çıkmış. Eğilip almak istemiş ama vakti yokmuş.
Dördüncü çan…
Beşinci çan…
Koşmaya devam etmiş.
Altın araba bahçe kapısına yaklaşınca yeniden balkabağına dönüşmüş. Atlar fare olmuş. Lina da eski kıyafetlerine dönmüş. Ama neyse ki artık saraydan yeterince uzakmış.
Elinde tek bir şey kalmış: diğer ayağındaki cam pabuç.
O gece eve döndüğünde mutfak yine sessizmiş. Kedileri etrafında dönmüş. Lina pabuçlardan birini şöminenin arkasındaki küçük bir kutuya saklamış. Sonra eski yerine oturmuş. Kalbi hâlâ hızla çarpıyormuş. Gülümsüyormuş da, üzülüyormuş da. Çünkü hayatının en güzel gecesini yaşamış ama bunun bir rüya olup olmadığından bile emin değilmiş.
Biraz sonra üvey annesiyle kızları eve dönmüş. Çok yorgun ve sinirli görünüyormuşlar.
Mina söylenmiş:
“Prens bütün gece o gizemli kızla ilgilendi!”
Rana kaşlarını çatmış:
“Kim olduğunu bulabilirsem bir daha saraya adım atamaz!”
Üvey anne ise dudaklarını sıkmış:
“O kızın kim olduğunu öğreneceğiz.”
Lina sessizce başını eğmiş, sanki hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmış. İçinden ise kalbi minicik bir kuş gibi sevinçle çırpınıyormuş.
Ertesi sabah bütün kasaba aynı şeyi konuşuyormuş: Balodaki gizemli kız. Saraydan haberciler çıkmış. Prens, merdivenlerde bulunan cam pabucun sahibini arıyormuş. Kimin ayağına uyarsa onunla tekrar görüşmek istiyormuş. Ama bunun nedeni sadece güzellik değilmiş; o gece onun iyiliğini, nezaketini ve içtenliğini unutamamış.
Kasabadaki bütün evler tek tek dolaşılmış. Nice kızlar ayaklarını zorla o pabuçlara sığdırmaya çalışmış. Kimileri ayağını küçültmek için parmaklarını sıkmış, kimileri “Oldu sayılır!” diye diretmiş ama nafile. Pabuç kimseye olmamış.
Sonunda sarayın görevlileri Lina’nın evine gelmiş. Mina ile Rana heyecandan neredeyse bayılacakmış. Hemen en güzel pozlarını almışlar.
Önce Mina denemiş. Ayağı büyük gelmiş.
Sonra Rana denemiş. Onunki de olmamış.
Üvey anne telaşla,
“Evde başka deneyecek kimse yok,” demiş.
Tam o anda arka taraftan sakin bir ses duyulmuş:
“Ben de deneyebilir miyim?”
Herkes dönmüş. Bu, Lina’ymış. Yamalı elbisesi üzerindeymiş, ellerinde un izleri varmış. Mina kahkaha atmış.
“Sen mi?”
Rana burnunu kıvırmış.
“Kül Kedisi, bu iş sana göre değil.”
Üvey anne ise öfkeyle,
“Mutfağa dön!” diye bağırmış.
Fakat sarayın yaşlı danışmanı ciddi bir sesle konuşmuş:
“Kralın buyruğu açıktır. Bu evdeki her genç kız pabucu deneyecek.”
Lina küçük bir tabureye oturmuş. Pabuç dikkatlice ayağına geçirilmiş. Ve sanki oraya aitmiş gibi, yumuşacık bir şekilde tam oturmuş.
Salondakiler şaşkınlıktan donup kalmış.
Mina,
“Bu imkânsız!”
Rana,
“Hayır, hayır, bir yanlışlık var!”
diye bağırmış.
Lina ise sakince şöminenin yanındaki küçük kutuya gitmiş. İçinden diğer cam pabucu çıkarmış. Herkesin gözleri kocaman açılmış.
Tam o sırada bahçeden tatlı bir rüzgâr esmiş. Pencere aralanmış. Işık odaya dolmuş. Lina’nın eski giysileri bir anda yeniden o gecedeki güzel elbiseye dönüşmüş. Saçlarında ışıltılı taç belirmiş. Kedilerinin boyunlarındaki minik kurdeleler de parlamış.
Saray görevlileri saygıyla eğilmişler.
“Aradığımız kişi sizsiniz.”
Üvey anne ile kızları şaşkınlıktan konuşamamış. Lina onlara bakmış. İstese kırılabilir, kızabilir, hatta onlara sert sözler söyleyebilirmiş. Ama annesinin sözü aklına gelmiş: “En parlak şey iyilik dolu bir kalptir.”
Bu yüzden sadece şöyle demiş:
“Bana yaptıklarınız beni çok üzdü. Fakat ben kalbimde kin taşımak istemiyorum. Umarım bir gün siz de iyiliğin değerini anlarsınız.”
Bu sözler Mina ile Rana’yı utandırmış. Başlarını eğmişler. İlk kez yaptıklarının ne kadar yanlış olduğunu fark etmişler.
Lina saraya götürülmüş. Prens onu görünce yüzü aydınlanmış.
“Demek o sendin.”
Lina gülümsemiş.
“Evet. O gece adımı söyleyemeden gitmek zorunda kaldım.”
Prens nazikçe yaklaşmış.
“Artık biliyorum. Ama senden çok, kalbini tanıdığıma seviniyorum.”
Sonra birlikte saray bahçesinde yürümüşler. Lina ona yaşadıklarını kısaca anlatmış; annesini, armut ağacını, kedilerini, umut etmeyi bırakmayışını… Prens onu dikkatle dinlemiş. Sonunda şöyle demiş:
“Bir insanı gerçekten büyük yapan şey, zor zamanlarda bile iyi kalabilmesidir.”
Bir süre sonra sarayda yeniden büyük bir şölen yapılmış. Ama bu kez bu şölen sadece dans etmek için değil, iyiliği ve umudu kutlamak için düzenlenmiş. Lina artık saraya sık sık gelir olmuş. Kraliçe ona bahçe düzenlemeyi öğretmiş, kral halkın ihtiyaçlarını anlatmış. Lina da kasabadaki yoksul çocuklar için kıyafetler hazırlanmasını, kışın kimsenin üşümemesini, yaşlılara yardım edilmesini istemiş. Çünkü o, sıkıntı çekmenin ne demek olduğunu biliyormuş.
Mina ve Rana da zamanla değişmeye başlamış. Lina’nın onlara kötülükle karşılık vermemesi kalplerini yumuşatmış. Bir gün utana sıkıla ondan özür dilemişler.
“Biz çok yanlış yaptık,” demiş Mina.
“Seni kırdık,” demiş Rana.
Lina onlara bakıp gülümsemiş.
“Önemli olan hatayı anlayıp düzeltmektir.”
Bundan sonra üçü zaman zaman birlikte dikiş diker, bahçede çiçek eker, kasabadaki çocuklara oyuncak hazırlarmış. Üvey anne bile zaman içinde daha yumuşak biri olmuş. Çünkü evde artık kibir yerine sevgi konuşuluyormuş.
Bahçedeki yaşlı armut ağacı ise her bahar bembeyaz çiçekler açarmış. Lina o ağacın altında oturup gökyüzüne baktığında annesini hatırlarmış. Kalbinde hep aynı sıcaklığı hissedermiş.
Bir akşam prens Arden ona sormuş:
“Sence gerçek sihir nedir?”
Lina gülümsemiş.
“Bence gerçek sihir, insanın kalbindeki iyiliği kaybetmemesidir. Çünkü iyilik en zor kapıları bile açar.”
Prens başını sallamış.
“Ben de artık buna inanıyorum.”
Ve böylece Kül Kedisi diye alay edilen o güzel kalpli kız, sadece sarayın değil, bütün kasabanın sevdiği biri olmuş. İnsanlar onun hikâyesini çocuklarına anlatmışlar. Ama bu hikâyeyi sadece cam pabuç ya da sihirli elbise için anlatmamışlar. Şunu hatırlatmak için anlatmışlar:
Ne kadar zor günler yaşarsan yaşa, kalbin iyi kaldığı sürece ışığın bir gün mutlaka görünür.
Çünkü bazen küllerin içinden en parlak yıldız doğarmış.
Ve Kül Kedisi’nin hikâyesi de işte böyle mutlu, umutlu ve sevgi dolu bir sonla bitmiş.
Gökten üç elma düşmüş:
Biri bu masalı anlatana,
biri dinleyene,
biri de her zaman iyiliği seçen çocukların kalbine düşmüş.









