Evvel zaman içinde, yüksek dağların arasına kurulmuş, etrafı çam ormanları, berrak dereler ve rengârenk çiçek bahçeleriyle çevrili güzel bir krallık varmış. Bu krallıkta sabahları kuşlar saray pencerelerine konar, akşamları gökyüzü pembe ve altın renklerine bürünürmüş. Krallığın halkı çalışkan, dürüst ve neşeliymiş. Herkes birbirine yardım eder, bayramlarda meydanlarda şarkılar söyler, çocuklar çimenlerde oyun oynarmış.

Bu güzel krallığın en çok sevilen kişisi ise küçük bir kızmış. Onun adı Pamuk Prenses’miş.

Pamuk Prenses’in saçları gece kadar siyah, teni pamuk kadar beyaz, yanakları da elma gibi al almış. Ama onu gerçekten güzel yapan şey ne saçları ne de gözleriymiş. Onu asıl güzel yapan, kalbindeki iyilik, konuşurken sesindeki sıcaklık ve herkese karşı gösterdiği merhametmiş.

Pamuk Prenses küçük yaşta annesini kaybetmiş. Kral babası onu çok sever, onun mutlu olması için elinden geleni yaparmış. Fakat kralın işleri çok olduğundan sık sık uzak diyarlara gider, toplantılar yapar, halkın sorunlarını çözermiş. Bir süre sonra kral yeniden evlenmiş. Yeni kraliçe dışarıdan bakıldığında çok zarif, çok şık ve çok gösterişliymiş. Saçları kusursuz taranır, elbiseleri ışıl ışıl parlar, tacı güneşte göz kamaştırırmış.

Fakat ne yazık ki yeni kraliçenin kalbi dış görünüşü kadar güzel değilmiş.

Kraliçe en çok kendi güzelliğini düşünürmüş. Sarayın en yüksek kulesindeki odasında, altın çerçeveli, büyülü bir aynası varmış. Her sabah aynanın karşısına geçer, saçlarını düzeltir, tacını takar ve aynı soruyu sorarmış:

“Ayna ayna, söyle bana, bu krallıkta en güzel kim acaba?”

Büyülü ayna da her zaman dürüst cevap verirmiş. Uzun zaman boyunca şöyle dermiş:

“Kraliçem, bu krallıkta en güzel sizsiniz.”

Kraliçe bu cevabı duyunca memnun olur, gülümser, gününe keyifle başlarmış.

Ama yıllar geçtikçe Pamuk Prenses büyümüş. O artık sadece tatlı bir çocuk değil, aynı zamanda çok nazik, çok zarif ve çok sevilen genç bir kız olmuş. Bahçıvan amcaya çiçek dikerken yardım eder, mutfaktaki aşçılara ekmek taşır, saraydaki çalışanlarla oturup sohbet eder, hasta kuşlara su verirmiş. Halk onu gördüğünde içi ısınırmış. Çünkü Pamuk Prenses’in yüzünde hep içten bir gülümseme varmış.

Bir sabah kraliçe yine aynasının karşısına geçmiş ve gururla sormuş:

“Ayna ayna, söyle bana, bu krallıkta en güzel kim acaba?”

Ayna bu kez biraz parlamış, sonra sakin bir sesle cevap vermiş:

“Kraliçem, siz çok güzelsiniz. Ama bu krallıkta en güzel olan artık Pamuk Prenses’tir. Çünkü onun yüzü kadar kalbi de ışık saçmaktadır.”

Kraliçenin yüzü bir anda değişmiş. Gözleri öfkeyle daralmış. Elleri titremiş.

“Ne dedin sen?” diye bağırmış.
Ayna sessizce tekrar etmiş:
“En güzel Pamuk Prenses’tir.”

Kraliçe bunu duyunca çok kıskanmış. Çünkü o, güzelliğin yalnızca aynada görünen şey olduğunu sanıyormuş. Oysa ayna, kalpteki güzelliği de görüyormuş. Kraliçe günlerce bu sözleri unutamamış. Sarayın koridorlarında yürürken bile Pamuk Prenses’in gülüşünü duydukça içi daralıyormuş.

Pamuk Prenses ise kraliçenin içinden geçenleri bilmezmiş. O her zamanki gibi iyi kalpli, sakin ve yardımsevermiş. Bir gün saray bahçesinde minik kuşlara yem verirken kraliçe onu uzaktan izlemiş. Pamuk Prenses o kadar neşeli ve o kadar saf görünüyormuş ki, onu kıskanmak yerine sevmek gerekirmiş aslında. Ama kıskançlık, kalbi karanlıklaştırınca insan doğruyu göremezmiş.

Kraliçe sonunda kötü bir plan yapmış. Sarayın avcısını yanına çağırmış. Avcı iyi kalpli ama korkak bir adammış. Kraliçe ona sert bir sesle emretmiş:

“Pamuk Prenses’i ormana götür. Onu saraydan uzaklaştır. Bir daha da geri dönmesin.”

Avcı ne diyeceğini şaşırmış. Çünkü Pamuk Prenses’i tanıyor, onun ne kadar iyi biri olduğunu biliyormuş. Ama kraliçeden de korkuyormuş. Başını öne eğmiş, bir şey diyemeden odadan çıkmış.

Ertesi gün Pamuk Prenses’e, “Seni ormandaki nadir çiçekleri göstermeye götüreceğim,” demiş. Pamuk Prenses ormanı çok sevdiği için sevinmiş. Hemen pelerinini giymiş, sepetini almış ve avcıyla birlikte yola çıkmış.

Orman o mevsimde çok güzelmiş. Uzun ağaçların dalları gökyüzüne uzanıyor, güneş yaprakların arasından ince çizgiler halinde süzülüyor, kuşlar dallarda ötüyormuş. Pamuk Prenses yolda çiçek topluyor, sincaplara gülümseyip selam veriyormuş.

Ama ormanın derinlerine indikçe avcının yüzü daha da üzgün bir hale gelmiş. Sonunda büyük bir kayanın yanında durmuş. Gözleri dolmuş.

“Prensesim…” demiş kısık bir sesle. “Ben çok kötü bir şey yapmak istemiyorum. Sana zarar veremem. Ama saraya da bu şekilde dönemem.”

Pamuk Prenses şaşkınlıkla ona bakmış.
“Neler oluyor?” diye sormuş.

Avcı derin bir nefes almış. Kraliçenin emrini anlatmış. Pamuk Prenses bunu duyunca çok korkmuş, ama avcının gözlerindeki pişmanlığı görünce onun kötü biri olmadığını anlamış.

“Lütfen kaç,” demiş avcı. “Ormanın derinliklerine git. Sakın saraya dönme. Ben seni kaybettim derim.”

Pamuk Prenses’in gözleri yaşarmış ama yine de avcıya teşekkür etmiş.
“Bana zarar vermediğin için sağ ol. Umarım bir gün her şey düzelir.”

Sonra pelerinine sarılıp koşmaya başlamış.

Pamuk Prenses hiç bu kadar derin bir ormana girmemiş. Ağaçlar sıklaşmış, kuş sesleri değişmiş, gölgeler uzamış. Başta çok korkmuş. Ama zaman geçtikçe orman ona kötü değil, gizemli görünmeye başlamış. Bir tavşan çalıların arasından çıkmış, sonra durmuş ve ona bakmış. Sanki yol gösterir gibiydi. Bir sincap dalın üstünden ona doğru fındık bırakmış. İki serçe önünde uçarak başka bir yöne gitmiş.

Pamuk Prenses, “Belki de orman bana yardım ediyor,” diye düşünmüş.

Bir süre sonra ağaçların arasında küçücük, sevimli bir ev görmüş. Evin çatısı yosunlarla kaplıymış. Pencerelerinde çiçekler varmış. Kapısının önünde minik bir odun yığını, yanında küçük bir kuyu bulunuyormuş. Evin bacasından ince bir duman çıkıyormuş ama içerisi sessizmiş.

Pamuk Prenses yorgunluktan bitkin düşmüş. Nazikçe kapıyı çalmış. Cevap gelmeyince kapıyı biraz aralamış. İçeri girince hayretle durmuş. Çünkü evin içi tertemiz ama küçücükmüş. Küçük masa, küçük sandalyeler, minik tabaklar, minik kaşıklar… Her şey sanki çocuklar için yapılmış gibiymiş.

Masada yedi tane tabak duruyormuş. Birinde biraz çorba, birinde ekmek kırıntıları, birinde meyve parçaları varmış. Pamuk Prenses çok açmış ama izin almadan fazla yemek istememiş. Her tabaktan minicik bir lokma almış, böylece kimsenin yemeğini bitirmemiş. Sonra etrafa bakmış. Yan tarafta yedi küçük yatak varmış. Kimi biraz sert, kimi biraz kısa, kimi de çok dardırmış. Sonuncusu ise tam ona göreymiş. Pamuk Prenses daha fazla dayanamamış, üzerine uzanmış ve derin bir uykuya dalmış.

Akşamüstü olduğunda evin sahipleri dönmüş. Bunlar dağların altında, taş ocaklarında ve değerli maden tünellerinde çalışan yedi cüceymiş. Her biri birbirinden farklıymış.

Birinin adı Neşeli’ymiş; her şeye güler, şarkı söyler, zor işlerde bile moral verirmiş.
Birinin adı Bilgin’miş; kitap okumayı, taşları incelemeyi ve her şeyi açıklamayı severmiş.
Birinin adı Uykucu’ymuş; fırsat bulduğu anda esnermiş.
Birinin adı Şaşkın’mış; çoğu zaman aynı anda iki farklı şeyi düşünüp hangisini yapacağını unutuyormuş.
Birinin adı Titiz’miş; eşyaların hep yerli yerinde olmasını istermiş.
Birinin adı Cesur’muş; en karanlık mağaralara bile çekinmeden girermiş.
Birinin adı da Sevecen’miş; kalbi çok yumuşakmış, herkese hemen alışırmış.

Cüceler eve girdiklerinde bir gariplik fark etmişler.

Titiz kaşlarını çatmış:
“Bir dakika… bu sandalye hafifçe çekilmiş.”
Bilgin gözlüğünü düzeltmiş:
“Ve şu kaşığın açısı değişmiş.”
Neşeli gülmüş:
“Belki rüzgâr çorba içmiştir!”
Cesur elindeki feneri kaldırmış:
“Dikkatli olalım.”

Tek tek masadaki tabaklara bakmışlar. Hepsinden azıcık yenmiş olduğunu görünce daha da şaşırmışlar. Sonra yatak odasına geçmişler. Orada, son yatakta uyuyan Pamuk Prenses’i görünce hep bir ağızdan fısıldamışlar:

“Bu da kim?”

Pamuk Prenses o sırada gözlerini açmış. Bir anda yedi çift gözün ona baktığını görünce önce ürkmüş. Ama cücelerin yüzleri korkutucu değil, merak doluymuş.

Pamuk Prenses hemen doğrulmuş.
“Özür dilerim,” demiş. “Ben çok yorulmuştum. İzinsiz girdim ama başka çarem yoktu.”

Cüceler birbirine bakmış. Sevecen hemen öne çıkmış.
“Önce korkma. Sonra anlat bakalım ne oldu?”

Pamuk Prenses başından geçenleri anlatmış. Kraliçeyi, aynayı, ormana kaçışını, yolunu kaybedişini bir bir söylemiş. Cüceler onu dikkatle dinlemişler. Hikâye bitince Neşeli’nin yüzündeki gülümseme azalmış. Bilgin sakalını sıvazlamış. Cesur yumruğunu sıkmış.

“Demek sana haksızlık yapıldı,” demiş Cesur.
Titiz ise hemen eklemiş:
“Ama burada kalacaksan bazı kurallar olmalı.”
Neşeli gülmüş:
“Önce kıza sıcak bir çorba verelim de kurallar sonra gelsin.”
Uykucu esneyerek başını sallamış:
“Ben de bunu destekliyorum.”

Böylece cüceler Pamuk Prenses’e evlerinde kalabileceğini söylemişler. Fakat onu dikkatli olması için uyarmışlar.

Bilgin ciddi bir sesle anlatmış:
“Kraliçe seni hâlâ arıyor olabilir. Bu yüzden sen evde tek kaldığında kapıyı kimseye açmamalısın. Tanımadığın birine asla güvenmemelisin.”

Pamuk Prenses söz vermiş.
“Dikkatli olacağım.”

Günler geçmeye başlamış. Pamuk Prenses cücelerle birlikte yeni bir hayat kurmuş. Sabahları cüceler işe gitmeden önce birlikte kahvaltı yaparlarmış. Pamuk Prenses onlara taze ekmek dilimler, ballı süt hazırlar, bazen de ormandan topladığı böğürtlenlerle küçük tartlar yaparmış. Cüceler de onu güldürmek için işe giderken şarkı söylermiş.

Ev artık daha da şenlenmiş. Pamuk Prenses camları açıp içeri temiz hava alır, çiçeklere su verir, yerdeki yaprakları süpürür, bahçeye minik sebzeler eker, kuşlarla konuşurmuş. Tavşanlar onu görünce kapıya kadar gelir, sincaplar pencereden içeri bakarmış. Orman da sanki onu sevmiş gibiymiş.

En çok da akşamları güzel olurmuş. Cüceler işten dönünce küçük masanın etrafında toplanırlar, gün içinde buldukları ilginç taşları gösterir, şarkılar söyler, hikâyeler anlatırlarmış. Bilgin, dağların altındaki eski galerilerden söz eder; Neşeli kaşığıyla ritim tutar; Sevecen sıcak çorba dağıtırmış.

Pamuk Prenses uzun zaman sonra ilk kez gerçekten huzurlu hissetmeye başlamış.

Ama sarayda işler hiç de sakin değilmiş.

Kraliçe bir gün yine aynasının karşısına geçip sormuş:

“Ayna ayna, söyle bana, bu krallıkta en güzel kim acaba?”

Ayna hemen cevap vermiş:

“Kraliçem, siz çok güzelsiniz. Fakat ormanın derinliklerinde, yedi cücenin evinde yaşayan Pamuk Prenses hâlâ en güzeldir.”

Kraliçe bunu duyunca öfkeden neredeyse aynayı kıracakmış.
“Demek yaşıyor!” diye bağırmış. “Demek beni kandırdılar!”

Kıskançlığı öyle büyümüş ki, bu kez işi kendi yapmaya karar vermiş. Kılık değiştirecek, Pamuk Prenses’i bulacakmış.

İlk olarak yaşlı bir kurdele satıcısı kılığına girmiş. Sırtına sepet takmış, başına eski bir örtü bağlamış, sesini inceltmiş. Ormana gidip cücelerin evini bulmuş. Kapının önüne gelip tatlı bir sesle seslenmiş:

“Güzel kurdelelerim var! Rengârenk ipek kurdeleler!”

Pamuk Prenses o sırada pencereden bakıyormuş. Kurdeleler gerçekten çok güzel görünüyormuş. Ama sonra cücelerin sözünü hatırlamış: “Tanımadığın kimseye kapıyı açma.”

Bu yüzden içeriden seslenmiş:
“Teşekkür ederim, ama bir şey almak istemiyorum.”

Yaşlı kadın gibi görünen kraliçe içinden kızsa da sesini yumuşatmış.
“Yavrum, sadece bakabilirsin. Ben yaşlı bir satıcıyım. Sana zarar verecek halim yok.”

Pamuk Prenses biraz kararsız kalmış. Kadın çok yorgun ve zararsız görünüyormuş. Sonunda kapıyı tam açmadan aralıktan bakmış. Kraliçe hemen parlak bir kırmızı kurdeleyi çıkarıp göstermiş.

“Bak ne kadar güzel. Senin saçlarına çok yakışır.”

Pamuk Prenses kurdeleyi beğenmiş ama yine de dikkatli davranmış. Tam o sırada pencereden bir serçe içeri girip heyecanla ötüşmeye başlamış. Ardından iki tavşan kapının önünde zıplamış. Pamuk Prenses bir anda içinin sıkıldığını hissetmiş. Sanki orman ona “Dikkat et!” diyormuş.

Hemen geri çekilmiş.
“Hayır, istemiyorum,” demiş ve kapıyı kapatmış.

Kraliçe öfkeyle dişlerini sıkmış ama planı bozulunca mecburen oradan ayrılmış.

Akşam cüceler gelince Pamuk Prenses olanları anlatmış. Bilgin hemen başını sallamış.
“Gördün mü? İyi ki kapıyı açmamışsın.”
Titiz eklemiş:
“Bundan sonra pencereye de fazla yaklaşma.”
Neşeli ise ciddiyetle, “Bazen en parlak şeyler en güvenli şeyler değildir,” demiş.

Kraliçe saraya döner dönmez yine aynaya sormuş. Ayna, Pamuk Prenses’in hâlâ yaşadığını söylemiş. Kraliçe daha da öfkelenmiş.

Bu kez başka bir plan yapmış. Yaşlı bir tarakçı kadın kılığına girmiş. Elinde gümüş işlemeli bir tarakla yeniden ormana gitmiş. Cüceler işteyken evin önüne gelmiş.

“Ta-raak! Güzel saçlara güzel tarak!” diye seslenmiş.

Pamuk Prenses içeride örgü örüyormuş. Dışarıdan bakınca kadının elindeki tarak çok zarifmiş. Fakat bu kez daha dikkatli davranmış. Kapıyı açmamış.

“Teşekkür ederim,” demiş içeriden. “Bir şey almam.”

Kraliçe tatlı tatlı konuşmuş:
“Bunu satmak için değil, hediye etmek için getirdim. Senin kadar güzel saçlı bir kıza bu çok yakışır.”

Pamuk Prenses yine kararsız kalmış. Ama o sırada kedicik kadar küçük bir sincap pencerenin önüne gelip kuyruğunu hızlı hızlı sallamış. Ardından ormandan hafif bir rüzgâr esmiş ve pencereyi kapatmış. Pamuk Prenses bunu görünce içi ürpermiş.

“Hayır,” demiş kararlılıkla. “Ben kapıyı açmayacağım.”

Kraliçe bu kez gerçekten çok sinirlenmiş. Planı ikinci kez bozulmuş. Fakat yine vazgeçmemiş.

Sarayına dönüp aynanın karşısına geçmiş. Ayna yine aynı cevabı vermiş. Kraliçenin sabrı tükenmiş. Bu kez en sinsi planını hazırlamış. Sarayın eski kitaplığından zehirli otlar ve uyku veren iksirler üzerine yazılmış, karanlık bir büyü kitabı çıkarmış. Günlerce çalışmış. Sonunda parlak, kırmızı, iştah açıcı görünen ama içine derin bir uyku büyüsü gizlenmiş bir elma hazırlamış.

Bu elma öldürücü değilmiş, fakat çok güçlü bir büyü taşıyormuş. Elmayı ısıran kişi derin, ağır ve uzun bir uykuya dalacakmış. Bu uykudan yalnızca gerçek sevgi, içten bir iyilik ya da çok güçlü bir sevgi bağı uyandırabilirmiş.

Kraliçe bu kez yaşlı bir meyve satıcısı kılığına girmiş. Sepetine kırmızı elmalar, sarı armutlar, mor erikler yerleştirmiş. En üste ise büyülü elmayı koymuş. Sonra yeniden ormana doğru yola çıkmış.

O gün hava çok güzeldi. Pamuk Prenses bahçede kuşlara su veriyor, küçük sebze yatağını düzenliyormuş. Cüceler giderken ona tekrar sıkı sıkı tembihlemişlerdi:

“Kapıyı kimseye açma.”
“Tanımadığın şeyleri alma.”
“Dikkatli ol.”

Pamuk Prenses söz vermişti. Ama bazen insan tehlikenin nasıl geleceğini bilemezmiş.

Meyve satıcısı kılığındaki kraliçe evin önüne gelmiş ve yorgunmuş gibi konuşmuş:

“Ah güzel kızım, bütün gün yürüdüm. Biraz soluklanabilir miyim?”

Pamuk Prenses kapıyı açmamış, pencereden bakmış. Kadın gerçekten çok yaşlı, çok yorgun görünüyormuş. Sırtındaki sepet ağır gibiydi.

“Size su verebilirim,” demiş Pamuk Prenses.
“Ne kadar iyi kalplisin,” demiş kraliçe. “Bak, ben de sana teşekkür için en güzel elmamı vereyim.”

Pamuk Prenses elmaya bakmış. O kadar parlak, o kadar taze görünüyormuş ki insanın canı hemen çekermiş.

Ama yine de tereddüt etmiş.
“Alamam,” demiş.

Kraliçe elmayı ikiye bölecekmiş gibi yapmış. Önceden hazırladığı bir hileyle zararsız görünen bir kısmı kendisi yemiş gibi göstermiş.
“Bak,” demiş, “hiçbir şeyi yok. Çok tatlı.”

Pamuk Prenses biraz rahatlamış. Orman da o anda sessizleşmişti. Ne serçe ötüyordu, ne tavşan zıplıyordu. Sanki her şey nefesini tutmuştu. Pamuk Prenses elmayı aldı. Kırmızı kısmından minicik bir ısırık aldı.

O anda gözleri ağırlaşmaya başladı.

“Elma…” diye fısıldadı. “Ne tuhaf…”

Elma elinden düştü. Pamuk Prenses birkaç adım geriledi, sonra yumuşak çimenlerin üzerine usulca düştü. Yüzü hâlâ huzurluydu ama derin bir uykuya dalmıştı.

Kraliçe zafer kazanmış gibi gülüp hızla oradan uzaklaştı.

Akşam olduğunda cüceler eve döndüler. Bahçedeki sessizlik hemen dikkatlerini çekti. Neşeli şarkı söylemeyi kesti. Sevecen’in yüzü düştü. Cesur koşarak öne geçti. Ve Pamuk Prenses’i yerde görünce hepsi şok oldu.

“Pamuk Prenses!” diye seslendiler.

Yanına koştular. Bilgin hemen düşen elmayı gördü.
“Bu normal bir elma değil,” dedi üzgünce. “Üzerinde büyü var.”

Cüceler Pamuk Prenses’i içeri taşıdılar. Pencereleri açtılar, temiz su getirdiler, ormanın bilge baykuşunu çağırdılar, şifalı otlar denediler. Ama Pamuk Prenses gözlerini açmıyordu. Nefesi sakindi, yüzü huzurluydu, sanki yalnızca derin bir rüya görüyordu.

Sevecen ağlamaya başladı.
“Onu kaybetmek istemiyorum…”

Bilgin hüzünle başını salladı.
“Bu bir uyku büyüsü olabilir. Ama nasıl bozulur, kesin bilmiyorum.”

Ormandaki hayvanlar da haberi duymuş. Kuşlar pencerenin önüne dizilmiş. Tavşanlar kapıda sessizce oturmuş. Sincaplar çatıya çıkmış. Sanki bütün orman üzülmüştü.

Cüceler günlerce Pamuk Prenses’in yanından ayrılmadılar. Sonunda onu karanlık bir odada bırakmak istemediler. Ormanın en güzel açıklığında, güneşin sabahları yumuşakça vurduğu bir yere, camdan yapılmış çok güzel bir yatak hazırladılar. Etrafını çiçeklerle süslediler. Böylece Pamuk Prenses ışığın, çiçeklerin ve dostlarının arasında dinlenebilecekti.

Her gün sırayla onun yanında beklediler. Neşeli artık daha az gülüyordu. Uykucu bile uyumadan başucunda oturuyordu. Sevecen çiçek topluyor, Titiz her sabah camı siliyor, Cesur ormanın etrafını kolaçan ediyor, Bilgin eski kitapları karıştırıp çare arıyordu.

Derken bu olaylar kralın kulağına da gitmiş. Kral uzun yolculuktan döndüğünde sarayın sessizliğini, halkın üzüntüsünü fark etmiş. Olanları öğrenince yıkılmış. Kraliçenin gerçek yüzünü anlayınca büyük bir üzüntü ve öfke yaşamış. Kraliçe korkudan saraydan kaçmış. Kimi der ki çok uzak diyarlara gitmiş, kimi der ki büyülü aynası bir daha ona hiç cevap vermemiş. Ama kesin olan şuymuş: kıskançlıkla yaşayan biri asla gerçek mutluluğu bulamamış.

Kral hemen ormana gidip kızını görmek istemiş. Cüceler ona yolu göstermişler. Kral Pamuk Prenses’i cam yatağın içinde görünce gözleri dolmuş.
“Canım kızım…” demiş. “Seni ne kadar özledim.”

Elini kızının eline koymuş. Eli hâlâ sıcacıkmış. Kral uzun süre başında oturmuş.

O sırada komşu krallıklardan birinin genç prensi de bu hikâyeyi duymuş. Ama o, yalnızca güzelliği duymamış. Ormandaki herkesin Pamuk Prenses’i nasıl sevdiğini, onun ne kadar iyi kalpli biri olduğunu da öğrenmiş. Bu prensin adı Emir’miş. Prens Emir merak etmiş: “Herkesin bu kadar sevdiği biri nasıl bir insan olabilir?” demiş. Sonra saygıyla ormana gidip cücelerden izin istemiş.

Cüceler başta temkinli davranmış. Fakat prens kibirli değil, çok nazikmiş. Ormana saygıyla girmiş, herkese teşekkür etmiş, Pamuk Prenses’i görmek istediğini sakin bir şekilde söylemiş.

Cam yatağın yanına geldiğinde bir süre sessizce durmuş. Pamuk Prenses’in yüzü sakin, huzurlu ve ışık doluymuş. Fakat onu etkileyen şey yalnızca görünüşü değilmiş. Etrafındaki sevgiymiş. Bir insan düşünün ki yedi cüce, bütün orman, kral babası ve halkı onu böyle seviyor. Demek ki çok güzel bir kalbi olmalıymış.

Prens Emir yavaşça konuşmuş:
“Pamuk Prenses, seni tanıyamadan hakkında çok şey öğrendim. Yardımsever olduğunu, nazik olduğunu, küçük canlılara bile sevgiyle yaklaştığını söylediler. Böyle birinin yeniden gözlerini açmasını bütün kalbimle diliyorum.”

Bu sırada Sevecen cüce gözyaşlarını silmiş. Neşeli derin bir nefes almış. Kral dua eder gibi başını eğmiş.

Prens Emir, Pamuk Prenses’in elini nazikçe tutmuş. O sırada hafif bir rüzgâr esmiş. Açıklıktaki çiçekler sallanmış. Cam yatağın yanındaki kır çiçeklerinden biri eğilip ayağa takılmış. Cüceler yatağı düzeltmek için hafifçe hareket ettirince, Pamuk Prenses’in boğazına takılmış olan küçücük elma parçası yerinden çıkmış.

Pamuk Prenses derin bir nefes aldı.

Herkes donup kaldı.

Sonra göz kapakları titredi. Pamuk Prenses usulca gözlerini açtı.

İlk gördüğü şey, yukarıda sallanan yapraklar ve etrafında ona sevinçle bakan dost yüzleriydi.

“Ne oldu?” diye fısıldadı.

Sevecen sevinçten ağladı.
“Uyandın! Uyandın!”

Neşeli zıplamaya başladı.
“Yaşasın!”
Uykucu heyecandan uykusunu unuttu.
Bilgin gözlüğünü çıkarıp camlarını sildi.
Titiz bile sevincinden düzeni bozup herkese sarıldı.
Kral kızını kucakladı.
“Pamuk Prenses! Güzel kızım!”

Pamuk Prenses yavaşça oturdu. Başta biraz şaşkındı, sonra her şeyi hatırlamaya başladı. Cücelerin sevgisini, ormanın huzurunu, elmayı, derin uykuyu… Ardından yanında duran prense baktı.

Prens Emir nazikçe eğildi.
“Geçmiş olsun,” dedi.

Pamuk Prenses gülümsedi.
“Teşekkür ederim.”

O gün ormanda öyle büyük bir sevinç yaşandı ki kuşlar daha yüksek sesle öttü, dereler daha neşeli aktı sanki. Cüceler evlerine döner dönmez kocaman bir sofra kurdular. Mantar çorbası, böğürtlen reçeli, ballı ekmek, fındıklı kek, elmalı turta… Herkes bir arada oturdu.

Pamuk Prenses ayağa kalktı ve cücelere tek tek baktı.
“Siz benim ailem oldunuz,” dedi. “Beni korudunuz, bana yuva oldunuz. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.”

Bilgin gülümseyerek cevap verdi:
“Dostlukta teşekkür gerekmez.”
Neşeli ekledi:
“Ama yine de tatlı getirmek istersen kabul ederiz.”
Herkes güldü.

Kral bir süre sonra Pamuk Prenses’e saraya dönmesini teklif etti. Ama Pamuk Prenses artık eski gibi biri değildi. O, sarayda yaşamayı bilse de ormanın dostluğunu, cücelerin sıcak evini, sade mutluluğu öğrenmişti. Bu yüzden şöyle dedi:

“Saray benim evim olabilir. Ama kalbimin bir parçası hep burada kalacak.”

Kral bunun üzerine ormanın yakınındaki büyük açıklığa yeni, sıcak, güzel bir köşk yaptırdı. Ne çok büyük ne de çok gösterişliydi. Çevresine bahçeler, meyve ağaçları ve kuş yuvaları yapıldı. Cüceler istedikleri zaman gelip gidebilsin diye küçük yollar açıldı. Ormandaki hayvanlar için su kapları yerleştirildi. Pamuk Prenses de orada yaşamaya başladı. Kral sık sık gelir, halk da onu sevgiyle ziyaret ederdi.

Prens Emir de zamanla onu daha yakından tanıdı. Birlikte bahçelerde yürüdüler, çocuklara kitap okudular, cücelerle çay içtiler, ormana fidan diktiler. Pamuk Prenses onun nazik, sabırlı ve iyi kalpli biri olduğunu gördü. Prens Emir de Pamuk Prenses’in yalnızca güzel değil, gerçekten özel biri olduğunu anladı.

Aylar sonra büyük bir kutlama yapıldı. Bu kutlama sadece bir düğün değil, aynı zamanda sevginin, dostluğun ve iyiliğin zaferi için yapılan bir şenlikti. Cüceler en güzel kıyafetlerini giydi. Neşeli yine şarkılar söyledi. Bilgin törende uzun bir konuşma yapmak istedi ama bu kez herkes sevgiyle onu dinledi. Orman hayvanları bile açıklığın etrafında toplanmış gibiydi. Çiçekler açtı, güneş parladı, gökyüzü masmavi oldu.

Pamuk Prenses artık hem sarayın hem ormanın prensesiydi.

Ama onun hikâyesini özel yapan şey taç giymesi değildi. Onu özel yapan; zor zamanlarda bile iyi kalmayı seçmesi, korktuğunda bile nazik olmayı bırakmaması, kendisine yapılan kötülüğe rağmen kalbini karartmamasıydı.

Yıllar sonra bile çocuklara bu hikâye anlatıldığında, büyükler şöyle dermiş:

“Pamuk Prenses’in güzelliği yalnızca yüzünde değildi. O, kalbiyle ışık saçıyordu.”

Ve bu yüzden herkes onu seviyordu.

Çünkü gerçek güzellik aynanın gösterdiği değil, insanın başkalarına hissettirdiği iyilikti.

Pamuk Prenses de bunu herkese gösteren en güzel masallardan birine dönüşmüştü.

Gökten üç elma düşmüş:
Biri bu masalı anlatana,
biri dinleyene,
biri de kalbindeki iyiliği hiç kaybetmeyen bütün çocuklara.