Evvel zaman içinde, gökyüzünün mavilikle rüyanın birbirine karıştığı uzak bir diyarda, küçük bir kasabanın en ucunda, çatısı kiremitli, pencereleri beyaz perdeli, minicik ama sıcacık bir ev varmış. Bu evde annesi, babası ve minik kedisi Tarçın ile birlikte yaşayan tatlı mı tatlı bir çocuk varmış. Bu çocuğun adı Ela’ymış.

Ela, gündüzleri çok neşeli, çok meraklı, çok konuşkan bir çocukmuş. Bahçedeki karıncaları izlemeyi, gökyüzündeki kuşlara el sallamayı, annesi kurabiye yaparken mutfağa girip “Ben de yardım edeceğim!” demeyi çok severmiş. Ama Ela’nın küçük bir sırrı varmış. Her akşam güneş batıp gökyüzü laciverte döndüğünde, kalbinde minicik bir endişe belirirmiş.

Çünkü Ela, uyumayı pek sevmezmiş.

Aslında yatağını da severmiş, yumuşacık battaniyesini de, ayıcığını da. Ama gözlerini kapatınca sanki bütün dünya uzaklaşıyormuş gibi hissedermiş. “Ya ben uyurken çok güzel bir şey olursa?” diye düşünürmüş. “Ya yıldızlar bana bir şey anlatmak isterse ve ben duyamazsam? Ya gece olup bitenleri kaçırırsam?”

Bu yüzden her gece yatağa girdiğinde annesine sorarmış:

“Anne, herkes uyuyunca gökyüzünde ne oluyor?”

Annesi gülümseyip saçlarını okşarmış.
“Gökyüzü de dinleniyor yavrum. Yıldızlar nöbet tutuyor, Ay Dede etrafa bakıyor, bulutlar da usul usul geziniyor.”

Ela yine sorarmış:
“Peki Ay Dede hiç yorulmuyor mu?”

“Belki yoruluyordur,” dermiş annesi. “Ama çocukların güzel rüyalar görmesi için gülümsemeye devam ediyordur.”

Ela bu cevabı severmiş ama yine de gözlerini hemen kapatmazmış. Perdelerin arasından gökyüzüne bakar, ayı izler, bazen sessizce iç geçirirmiş.

Bir gece, gökyüzü her zamankinden daha parlakmış. Yıldızlar sanki minik altın düğmeler gibi tek tek parlıyormuş. Ay ise büyük, yuvarlak ve pırıl pırılmış. Ela yatağına girmiş, battaniyesini çenesine kadar çekmiş ama hâlâ uyumamış. Kedisi Tarçın da yatağın ucunda kıvrılmış, kuyruğunu burnunun üstüne kapatmış.

Ela pencereye bakıp fısıldamış:
“Ey Ay Dede, acaba gerçekten çocukları görüyor musun?”

Tam o anda odanın içinde çok hafif, çok tatlı bir ışık belirmiş. Perdeler kıpırdamış ama pencere kapalıymış. Odanın bir köşesinde pamuk gibi beyaz bir bulut parçası dönmeye başlamış. Ela önce gözlerini ovuşturmuş. Sonra yavaşça doğrulmuş.

Bulut parçası büyümüş… büyümüş… ve sonunda tam bir yastık olmuş!

Ama bu sıradan bir yastık değilmiş. Üzeri inci gibi parlayan minik ışıklarla doluymuş. Kenarlarından incecik ay tozu dökülüyor gibiymiş. Sanki gökyüzünden kopup gelmiş bir bulut, Ela’nın odasında yumuşacık bir yastığa dönüşmüş.

Ela hayretle fısıldamış:
“Sen de nesin?”

Yastık minicik zıplamış.

“Pof!” diye çok tatlı bir ses çıkarmış.

Ela gülmeden edememiş.
“Konuşabiliyor musun?”

Yastık bir kez daha hoplamış.
“Pof pof!”

O sırada pencerenin camına ay ışığı daha güçlü vurmuş. Pencere kendiliğinden usulca açılmış. Dışarıdan serin ama huzurlu bir gece meltemi içeri dolmuş. Ve pencerenin önünde gümüş sakallı, yuvarlak yüzlü, gözleri şefkatle parlayan, sırtında yıldız işlemeli uzun bir pelerin bulunan biri belirmiş.

Ela’nın ağzı şaşkınlıktan açık kalmış.

“Sen…”

Gelen kişi gülümsemiş.
“Evet küçük Ela. Ben Ay Dede’yim.”

Ela battaniyesine sarılmış ama korkmamış. Çünkü Ay Dede’nin sesi süt kadar yumuşak, sıcak çorba kadar iç ısıtan bir sesmiş.
“Gerçekten sen misin?”
“Gerçekten benim.”
“Ben seni çağırmış mı oldum?”
“Bir çocuk merakla, kalpten, sevgiyle seslenirse bazen gökyüzü cevap verir.”

Ela heyecandan neredeyse yatağın üstünde ayağa kalkacakmış.
“Peki bu yastık ne?”
Ay Dede gülmüş.
“O, Bulut Yastık. Gece uyumakta zorlanan, ama aslında rüyaları çok seven çocuklara yardım eder.”
“Benim için mi geldi?”
“Elbette. Bu gece sana gecenin neden güzel olduğunu göstereceğiz.”

Ela bir an durmuş.
“Gerçekten mi? Ama annem beni odada sanacak.”
Ay Dede pencerenin kenarına dayanmış.
“Bu bir masal yolculuğu. Sen dönmeden zaman burada neredeyse hiç ilerlemeyecek.”

Bulut Yastık hoplayıp Ela’nın yanına gelmiş. Ela elini uzatıp ona dokunmuş. Aman ne yumuşakmış! Sanki taze köpük, pamuk şekeri ve ılık rüzgâr aynı anda bir araya gelmiş gibiymiş.

Tarçın kedisi de kafasını kaldırmış, esnemiş ve mırıldanmış. Sanki “Ben burada beklerim, sen git,” der gibiydi.

Ela yatağından inmiş. Pijamaları üstündeymiş; açık mavi pijamasının üzerinde minik yıldız desenleri varmış. Ay Dede değneğini hafifçe sallayınca Ela’nın omuzlarına ince, gümüş parlaklığında bir pelerin konmuş. Ayaklarına da bulut kadar hafif terlikler gelmiş.

“Hazır mıyız?” diye sormuş Ay Dede.
Ela derin bir nefes almış.
“Hazırım!”

Bulut Yastık pencerenin önüne gelip büyümeye başlamış. Önce sandalye kadar olmuş, sonra yatak kadar, sonra minicik bir kayık gibi uzamış. Ay Dede elini uzatmış.
“Haydi, üstüne çık.”

Ela dikkatlice Bulut Yastık’ın üzerine oturmuş. Bulut Yastık gerçekten bir yastık gibi yumuşakmış ama aynı zamanda onu güvenle taşıyormuş. Ay Dede de yanına oturmuş. Sonra yastık, pencerenin kenarından süzülerek gökyüzüne yükselmeye başlamış.

Ela aşağı baktığında kasabayı görmüş. Sokak lambaları sarı sarı yanıyormuş. Evlerin pencereleri kapanmış, bahçelerdeki ağaçlar geceye sessizce karışmış. Dünyanın üstüne ince bir huzur örtüsü serilmiş gibiydi.

“Bu çok güzel,” diye fısıldamış Ela.

Ay Dede gülümsemiş.
“Gece, acele etmeyenlerin fark ettiği güzelliklerle doludur.”

Bulut Yastık onları önce kasabanın üstünden geçirmiş. Sonra çatıların, ağaçların, tepelerin üzerinden yükselerek yıldızlara biraz daha yaklaşmış. Ela’nın saçları hafif rüzgârda dalgalanmış. Kalbindeki bütün korkular birer birer azalmaya başlamış.

Bir süre sonra karşılarına, gökyüzünde süzülen başka bulutlar çıkmış. Bu bulutlar sıradan değilmiş. Kimi tavşana benziyormuş, kimi balinaya, kimi de kocaman bir dondurmaya. Bazılarının üzerinde minik yıldız tozları parlıyormuş.

Ela gülerek sormuş:
“Bulutlar gerçekten böyle mi?”
Ay Dede başını sallamış.
“Geceleri, hayal gücü açık olan çocuklar için bulutlar bazen içlerinden geçeni gösterir.”

O sırada yanlarından küçük, parlak bir yıldız kaymış. Ama bu kayan yıldız normal bir çizgi gibi geçip gitmemiş. Bir an durmuş, sonra geri dönüp Ela’nın önünde asılı kalmış. Minicik, ışıklı bir çocuk gibi görünüyormuş.

“Merhaba!” demiş ışıklı yıldız.
Ela şaşırmış.
“Sen konuşabiliyor musun?”
“Ben Pırıltı Yıldızıyım,” demiş yıldız. “Gece yolculuğuna çıkan çocukları selamlamak benim görevim.”
Ela sevinçle el sallamış.
“Merhaba Pırıltı Yıldızı!”

Pırıltı Yıldızı neşeyle dönmüş.
“Bugün çok güzel rüyalar hazırlanıyor. Geceyi kaçırdığını sanma sakın. Gece, uyuyan çocuklara sürprizler biriktirir.”
Ela merakla sormuş:
“Nasıl sürprizler?”
Pırıltı Yıldızı gülmüş.
“Birazdan göreceksin.”

Yıldız ışığını saçarak yoluna devam etmiş. Bulut Yastık da gökyüzünde yavaş yavaş ilerlemiş. Ay Dede, Ela’yı ilk durağa götürmüş: Rüya Bahçesi.

Rüya Bahçesi, gökyüzünde asılı duran kocaman bir bahçeymiş. Çitleri ay ışığından yapılmış, yolları yumuşak sislerle kaplıymış. İçinde mavi güller, altın papatyalar, gümüş yapraklı ağaçlar büyüyormuş. Fakat en ilginç olan şey, çiçeklerin ortasında minik cam fanuslar içinde duran renkli ışık küreleriymiş.

Ela hayranlıkla etrafa bakmış.
“Burası neresi?”
Ay Dede açıklamış:
“Burası çocukların rüyalarının hazırlandığı yerlerden biri. Her güzel düşünce, her sevgi dolu anı, her mutlu gülüş burada bir rüya tohumu olur.”
Ela cam fanuslara yaklaşmış.
“Bunların içinde ne var?”
Ay Dede sakalını sıvazlamış.
“Birinin içinde deniz kıyısında uçan bir uçurtma rüyası var. Birinin içinde konuşan tavşanlarla dolu bir orman. Şu pembe olanın içinde büyükannesinin mutfağında kek yapan bir çocuk var. Şu mavi olan ise gökyüzünde yüzen balinalar.”

Ela gülümsemiş.
“Demek çocuklar uyurken bunları görüyor.”
“Evet,” demiş Ay Dede. “Çünkü uyku sadece dinlenmek değildir. Uyku, hayal bahçesine açılan kapıdır.”

Rüya Bahçesi’nde minik yaratıklar çalışıyormuş. Bunlar, avuç içi kadar küçük, kanatları çiçek yaprağı gibi şeffaf, saçları pamuk kadar hafif Rüya Pericikleriymiş. Kimisi fanuslara ışık dolduruyor, kimisi çiçeklerin üstüne rüya tozu serpiyormuş.

Bir tanesi Ela’yı fark etmiş.
“Hoş geldin!” demiş sevinçle. “Sen bu gece misafirimizsin değil mi?”
Ela kibarca başını sallamış.
“Evet. Ben uyumayı pek sevmezdim ama artık merak ediyorum.”
Rüya Periciği gülmüş.
“Uyumak hiç de sıkıcı değildir. En sevdiğin hikâyelerin gizli kapısı gibidir.”

Sonra Ela’ya minik, parlayan bir tohum vermiş.
“Bu, huzur tohumu. Bunu kalbine saklarsan uyku seni korkutmaz.”

Ela tohumu avucuna almış. Tohum sıcakmış. Işıl ışılmış. Onu kalbinin üstüne koyunca içi sıcacık olmuş.

Rüya Bahçesi’nden ayrıldıktan sonra Bulut Yastık onları daha da yükseğe taşımış. Bu kez uzakta ince, parlak bir nehir görünmüş. Fakat nehir yerde değil, gökyüzünde akıyormuş.

Ela hayretle sormuş:
“Bu ne?”
Ay Dede cevap vermiş:
“Bu, Sessiz Ninniler Nehri. Dünyadaki annelerin, babaların, büyükannelerin, dedelerin çocuklara söylediği bütün yumuşak ninniler burada toplanır.”
Ela dikkatle dinlemiş. Gerçekten de nehirden çok hafif melodiler yükseliyormuş. Kimi sözsüz bir mırıltı gibiymiş, kimi rüzgârın şarkısı gibiymiş, kimi de tanıdık bir anne sesi kadar sıcakmış.

Ela gözlerini kapatmış.
“Bu sesler çok güzel.”
Ay Dede gülümsemiş.
“İşte bu yüzden çocuklar sevgiyle uyuduğunda kalpleri sakinleşir. Ninniler görünmez battaniyeler gibidir.”

Nehir kıyısında oturmuş, yumuşacık kulaklı, minik ayıcıklara benzeyen yaratıklar varmış. Bunların adı Ninni Bekçileriymiş. Ellerinde küçük gümüş kepçelerle nehirden melodiler alıyor, onları yıldız şişelerine dolduruyorlarmış.

Bir Ninni Bekçisi gelip Ela’ya küçük bir şişe uzatmış.
“Bu senin için. İçinde en sakin gece melodilerinden biri var.”
Ela şişeyi kulağına götürmüş. İçinden çok hafif bir ninni sesi gelmiş. Sanki annesi uzaktan “Uyu yavrum” diyormuş.
Ela’nın gözleri bir an nemlenmiş.
“Bu bana annemi hatırlattı.”
Ay Dede yumuşakça konuşmuş.
“Çünkü sevgi, gökyüzünde bile iz bırakır.”

Yolculuk devam etmiş. Bu kez Bulut Yastık daha hızlı gitmeye başlamış. Hafifçe dönmüş, bir yıldız kümesinin arasından geçmiş ve sonunda geniş, gümüş renkli bir düzlüğe inmiş. Burası Ay Dede’nin yaşadığı yer, yani Ay Bahçesiymiş.

Ay Bahçesi çok sakinmiş. Yerde gümüş çiçekler açıyor, incecik ışık yolları etrafa uzanıyormuş. Ortada yuvarlak pencereli, kubbesi parlak, ışıkla örülmüş gibi görünen bir ev varmış.

“Burası benim evim,” demiş Ay Dede.

Ela heyecanlanmış.
“Ay’da gerçekten evin var mı?”
“Her masalda biraz vardır,” demiş Ay Dede gülerek.

İçeri girdiklerinde Ela’nın gözleri parlamış. Evin duvarlarında dünyadan manzaralar asılıymış. Birinde dağ köyünde uyuyan çocuklar, diğerinde deniz kenarında yanan bir gece lambası, bir başkasında da kar altında sessizleşmiş bir şehir görünüyormuş.

Bir köşede raf raf kavanozlar duruyormuş. Her birinin üstünde etiket varmış:
“Tatlı Rüya Tozu”
“Cesaret Işığı”
“Sabır Pırıltısı”
“Neşe Serpintisi”
“Merak Kıvılcımı”

Ela kavanozlara uzun uzun bakmış.
“Bunlar ne işe yarıyor?”
Ay Dede açıklamış:
“Bazen bir çocuk korkuyla uyur, bazen üzüntüyle, bazen de huzursuzlukla. O zaman yıldızlarla birlikte biraz cesaret, biraz neşe, biraz huzur yollarız.”
Ela merak etmiş.
“Peki bana ne gönderdin?”
Ay Dede göz kırpmış.
“Bu geceye kadar sana çokça merak göndermiştim. Çünkü senin soruların güzeldi. Ama bu gece biraz da huzur göndereceğim.”

Ay Bahçesi’nde ayrıca çok büyük bir pencere varmış. Bu pencere dünyaya bakıyormuş. Ela pencerenin önüne çıkmış. Aşağıda kıtalar, denizler, şehirler ışık ışık görünüyormuş.
“Dünya uyuyor gibi,” demiş Ela.
Ay Dede başını sallamış.
“Evet. Ama herkes aynı anda uyumaz. Kimisi yeni yatağa girer, kimisi rüya görür, kimisi sabaha yaklaşır. Gece, yeryüzünde dolaşan sabırlı bir misafirdir.”

Ela birden düşünceli bir yüzle dönmüş.
“Peki ya gece korkan çocuklar?”
Ay Dede pencerenin önüne gelip yanında durmuş.
“Onlara yıldızlar daha parlak görünür. Çünkü karanlıkta küçük bir ışık bile daha çok fark edilir.”
“Ama ya hâlâ korkarlarsa?”
“O zaman birinin saçını okşaması, sıcak bir battaniye, sevdiği oyuncağı ya da anlatılan bir masal onlara yardım eder. Bazen de bir bulut yastık gelir.”

Bulut Yastık bunu duyar duymaz gururla “Pof!” diye ses çıkarmış. Ela kahkaha atmış.

Biraz sonra Ay Dede Ela’ya sıcak süt gibi parlayan bir fincanda Ay Çiçeği Çayı ikram etmiş. Tadının neye benzediğini Ela tam anlatamamış. Biraz papatya gibi, biraz bal gibi, biraz da yağmurdan sonra gelen temiz hava gibiymiş.

“Çok güzelmiş,” demiş Ela.
“Çünkü huzurun tadı budur,” demiş Ay Dede.

Tam o sırada dışarıdan hafif bir uğultu duyulmuş. Bir grup minik yıldız telaşla Ay Bahçesi’ne doğru geliyormuş. Hepsi titrek titrek yanıyormuş. İçlerinden biri nefes nefese konuşmuş:
“Ay Dede! Ay Dede! Kuzey Bulut Yolu’nda sorun var!”
Ay Dede hemen ciddileşmiş.
“Ne olmuş?”
“Bir çocuk uyuyamıyor. O kadar çok dönüp duruyor ki rüya kapısı açılamıyor. Onun penceresine gidecek huzur bulutları yolu bulamıyor!”

Ela merakla sormuş:
“Kim bu çocuk?”
Küçük yıldız cevap vermiş:
“Adı Mert. Bugün çok üzülmüş. Oyuncağı kırılmış ve ağlayarak yatağa gitmiş.”

Ay Dede değneğini eline almış.
“Ona yardım etmeliyiz.”

Ela hemen öne atılmış.
“Ben de gelebilir miyim?”
Ay Dede ona bakıp gülümsedi.
“Elbette. Bu gece öğrenmen gereken en önemli şeylerden biri de bu: güzel bir uyku için bazen biraz sevgi gerekir.”

Bulut Yastık tekrar büyümüş. Ay Dede, Ela ve minik yıldızlar birlikte yola çıkmışlar. Kuzey Bulut Yolu denilen yer, gökyüzünde beyaz ve mavi bulutlardan oluşan uzun bir yolmuş. Ama gerçekten de yolun bir kısmı karmakarışık olmuş. Küçük huzur bulutları oraya buraya çarpıyor, ilerleyemiyormuş.

Ela aşağı baktığında bir ev görmüş. O evin penceresinde sönük sarı bir gece lambası yanıyormuş. İçeride küçük bir çocuk yatağında dönüp duruyormuş. Yastığını tekmeliyor, battaniyesini çekiyor, bir türlü rahat edemiyormuş.

Ela üzülmüş.
“Gerçekten huzursuz.”

Ay Dede başını sallamış.
“Kalbi dolu olduğunda insanın uykusu hafifler.”

Ela birden kendi odasını, bazen nasıl dönüp durduğunu hatırlamış.
“Ben de böyle oluyorum bazen.”

Ay Dede ona sevgiyle bakmış.
“İşte bu yüzden şimdi onu daha iyi anlayabilirsin.”

Ela düşünmüş. Sonra elini cebine götürmüş. Rüya Bahçesi’nden aldığı huzur tohumu hâlâ oradaymış. Avucuna alıp parlayan tohuma bakmış.
“Bunu kullanabilir miyiz?”

Ay Dede gülümsemiş.
“Bence deneyebiliriz.”

Ela tohumu iki eliyle tutmuş, gözlerini kapatmış ve fısıldamış:
“Sevgili huzur tohumu, bu çocuğun kalbine biraz sakinlik götürür müsün?”

Tohum bir anda parlamaya başlamış. İçinden yumuşacık, açık mavi bir ışık çıkmış. Işık, minik bir kuş gibi süzülüp aşağıdaki pencereye doğru uçmuş. Pencerenin camından içeri girip Mert’in yastığının üstüne konmuş. Sonra yavaşça dağılıp bütün odaya yayılmış.

Aynı anda Ninni Bekçileri’nin verdiği minik şişe de Ela’nın cebinden çıkıp parlamış. Şişenin kapağı açılmış, içinden çok hafif bir ninni odanın içine süzülmüş. Sanki görünmez biri Mert’in saçlarını okşuyormuş gibi bir hava oluşmuş.

Mert’in yüzü yavaşça sakinleşmiş. Elleri gevşemiş. Omuzları rahatlamış. Sonunda derin bir nefes alıp battaniyesine sarılmış ve usulca uykuya dalmış.

Kuzey Bulut Yolu birden açılmış. Huzur bulutları düzgünce ilerlemeye başlamış. Küçük yıldızlar sevinçle dönmüş.
“Başardık! Başardık!”

Ela’nın kalbi mutlulukla dolmuş.
“Gerçekten işe yaradı!”
Ay Dede başını sallamış.
“Çünkü sen yalnızca izlemeyi değil, yardım etmeyi de öğrendin.”

O an Ela, geceyi kaçırmaktan neden korktuğunu neredeyse unutmuş. Çünkü gece aslında kaçırılacak bir şey değilmiş; gece, içine huzurla bırakılacak bir yolculukmuş.

Yıldızlar tekrar sakinleşince Ay Dede Ela’ya dönmüş.
“Artık seni eve götürme vakti geliyor.”
Ela biraz üzülmüş.
“Keşke biraz daha kalsam.”
Ay Dede gülümsemiş.
“Her gece gökyüzüne baktığında bizi hatırlayabilirsin. Ama asıl önemli olan, artık uykudan korkmaman.”

Bulut Yastık onları tekrar Ela’nın evine doğru taşımış. Bu kez yol daha kısa gibi gelmiş. Kasabanın üzerinden geçerken her şey daha da sessizmiş. Ama Ela artık bu sessizliğin korkutucu değil, huzur verici olduğunu fark etmiş. Çünkü sessizlik bazen dinlenen dünyanın müziğiymiş.

Odalarına geldiklerinde Tarçın hâlâ yatağın ucunda uyukluyormuş. Pencere açık duruyormuş ama perdeler usulca sallanıyormuş sadece. Sanki hiç kimse gelmemiş gibiymiş.

Ela yatağına oturmuş.
“Gitmeden önce sana bir şey sorabilir miyim?” demiş.
Ay Dede başını eğmiş.
“Tabii.”
“Bulut Yastık hep benimle kalabilir mi?”

Bulut Yastık heyecanla zıplamış.
“Pof!”
Ay Dede gülmüş.
“Her gece böyle görünmez. Ama ihtiyacın olduğunda, yastığının içinde onun yumuşaklığını hissedebilirsin. Çünkü gerçek sihir bazen görünmeden de yanında olur.”

Ela yastığına dokunmuş. Gerçekten de biraz farklıymış sanki. Daha yumuşak, daha serin, daha huzurlu.

“Peki seni tekrar görebilir miyim?”
“Belki rüyanda, belki ay ışığında, belki de yalnızca kalbinin içindeki bir sıcaklıkta.”

Ela başını sallamış.
“Teşekkür ederim Ay Dede.”
Ay Dede gülümsemiş.
“Ben teşekkür ederim küçük Ela. Çünkü sen merak etmeyi bildin, sonra da güvenmeyi öğrendin.”

Ay Dede pencereye yönelmiş. Tam çıkmadan önce dönüp son bir şey söylemiş:
“Unutma, uyku karanlığa gitmek değil, güzel rüyalara açılan kapıdan geçmektir.”

Sonra ay ışığıyla birlikte yavaşça gökyüzüne karışmış. Pencere usulca kapanmış. Oda yine sessizleşmiş ama bu sessizlik artık Ela’ya bambaşka geliyormuş.

Ela yatağına uzanmış. Tarçın gelip yanına kıvrılmış. Battaniyesini çekmiş. Başını yastığa koymuş. Ve birden, yastığın içinden çok hafif bir “pof” sesi geldiğini duymuş gibi olmuş.

Gülümsemiş.

“İyi geceler Bulut Yastık.”
Yastık sanki minikçe cevap vermiş:
“Pof…”

Ela bu kez gözlerini korkuyla değil, mutlulukla kapatmış. Rüya Bahçesi’ni düşünmüş. Ninni Nehri’ni, Ay Bahçesi’ni, Pırıltı Yıldızı’nı ve huzur tohumu verdiği çocuğu hatırlamış. Sonra bütün bu görüntüler yumuşacık bir ışığa dönüşmüş ve Ela derin, tatlı, huzurlu bir uykuya dalmış.

O gece rüyasında, Bulut Yastık’ın üstünde yıldızların arasından yeniden geçmiş. Rüya Bahçesi’nde çiçeklere su vermiş. Ninni Nehri’nden minik bir şişe doldurmuş. Ay Bahçesi’nde Ay Dede ile oturup dünyaya bakmış. Ve sabah uyandığında yüzünde kocaman bir gülümseme varmış.

Annesi odaya girdiğinde şaşırmış.
“Bugün çok mutlu görünüyorsun.”
Ela sevinçle doğrulmuş.
“Anne! Gece hiç korkmadım.”
“Öyle mi?”
“Çünkü artık biliyorum. Gece kötü bir şey değil. Gece, yıldızların çalıştığı, rüyaların hazırlandığı, ninnilerin aktığı çok güzel bir zaman.”

Annesi gülümsemiş.
“Bunu nasıl öğrendin?”
Ela yastığına sarılmış. Bir an anlatmak istemiş, sonra durup gizemli bir tebessüm etmiş.
“Bir dostum anlattı.”

O günden sonra Ela, akşam olunca pencereye bakar, aya gülümser ve yatağına huzurla girermiş. Bazen hâlâ soruları olurmuş. “Bulutlar nereye gidiyor?” “Yıldızlar neden yanıp sönüyor?” “Ay Dede bugün de geziyor mudur?” diye düşünürmüş. Ama artık bu sorular onu endişelendirmezmiş. Çünkü cevapları bilmenin en güzel yolunun bazen güzelce uyuyup rüyaları dinlemek olduğunu öğrenmiş.

Ve derler ki, eğer bir çocuk gece uyumadan önce yastığına başını koyup ay ışığına gülümserse, yastığının içinden minicik bir “pof” sesi gelebilirmiş. Bu da Bulut Yastık’ın ona “Merak etme, ben buradayım” demesiymiş.

İşte Ay Dede ve Bulut Yastık masalı böyle anlatılırmış. Bu masalı duyan çocuklar, gecenin karanlığından değil, sessizliğin içindeki güzelliklerden bahsetmeye başlarmış. Çünkü her gece, sabahın gelmesini bekleyen bir korku değil; rüyalara açılan, yıldızlarla süslenmiş sihirli bir kapıymış.

Ve o günden sonra gökyüzüne bakan her çocuk, ayı biraz daha dikkatli izlemeye başlamış. Kim bilir… belki Ay Dede de onları izleyip usulca gülümsüyordur.

Gökten üç yıldız düşmüş:
Biri huzurlu uykular için,
biri tatlı rüyalar için,
biri de bu masalı sevgiyle okuyan bütün çocukların kalbine…